9 Aralık 2011 Cuma

Bu aralar .. Depar




Daha önce demomsu bir kaydını dinlediğim ve son halini merakla beklediğim şarkı pek güzel olmuş ..
Bugünlerde en favori şarkım oldun “ Gözyaşlarım Dinmez”



Grupla ilgili merak edilen her şey için : http://www.depar.web.tr
Twitterdan takip etmek için : https://twitter.com/#!/deparband 

20 Kasım 2011 Pazar

30. İstanbul Kitap Fuarı



http://www.istanbulkitapfuari.com/

Her sene olduğu gibi bu sene de gidildi , gezildi , aralarda isyan edildi , etrafa hönkürüldü ama en sonunda yine de iyi ki gitmişim denildi.

Nerde o eski Tepebaşı TRT Binasında yapılan fuar,  nerde bu Allahın dağı Beylikdüzü denen yerde yapılan fuar.
Tepebaşı itiş kakıştı ama daha samimi bir havası vardı ve en önemlisi ne ulaşım ne de yemek sorunu yaşanırdı.  
Beylikdüzü Tüyap sadece ferah .
Her şeyi sorun yemek yemek istedin ..  Kuyruk!!!   ben çıkayım artık eve gideyim dedin..  Kuyruk !!!

Cuma günü gidip bir arz-ı endam edeyim dedim . Bu nasıl bir kalabalıktır. Beslenme çantalı henüz okumayı öğrenememiş çocuklarla  kaynıyor . Anonslar bilmem ne okulundan bilmem kim kaybolmuş öğretmeni lütfen 1.salona gelsin . Sürekli öğrencilerine bağıran öğretmenler.  En komiği de ki bana göre tabi  şu salondan salona geçişlerdeki dar minik göt kadar koridorlarda kenarlarda oturmuş laptoplarını çıkartmış olan tiplerdi . özenti nesil geloooor açılın a dostlar ..
Beslenme çantalı gençlere dönersek eğer  yine diyorum herkesin hakkıdır kitap okumak ama nolur biraz daha seçici olalım yada ne  bileyim en azından ayrı bir salonda sadece çocuklar için standlar açılsın . Çok mu zordur bilmiyorum ama fikir fikirdir duyana tabi ..
Ayrıca ben de çocuktum ama kimsenin elinin kolunun altından “abla/ abi ben de bakıyım ne alıyorsun” demedim . Bu çocuklar aşmış artık . Çarpıp pardon bile demekten aciz  lise dengi öküzcükler !!!

Allahtan akıllılık edip evde yayınevleri ve de kitapların listesini çıkartmıştım acil durumlar için ki işe yaradı da .
Her yeri dolaşamadan kaçar gibi çıktım fuardan .
Sanırım 7 kitap aldım .. Kimisi hediye kimisi kendime ..
Fiyatlar da bir indirim fark edemedim .  Kitapyurdu , idefix gibi sitelerde de aynı indirimden yararlanıyorum.
*** D&R ise indirim konusunda diğer sitelere 5-10-15-20 falan basar ..

Bu sene ve önümüzdeki senelerde de olduğu gibi yine gidelim yine gezelim yine isyan edelim ama okuyalım …


23 Haziran 2011 Perşembe

Bir Şeytan'ın Papazı


Sevgili kızıma

10 yaşına geldiğine göre sana benim için önemli olan bir şeyden bahsetmek istiyorum. Bildiğimiz şeyleri nasıl bildiğimizi hiç merak ettin mi? Örneğin gökyüzünde minik iğne delikleri gibi görünen yıldızların aslında çok uzakta ve Güneş gibi büyük ateş topları olduğunu nereden biliyoruz? Ya da Dünya’nın o yıldızlardan bir tanesi olan Güneş’in etrafında döndüğünü nasıl biliyoruz?

Bu soruların cevabı “kanıt”tır.

Bazen kanıt gerçekten görmek (ya da duymak, dokunmak, koklamak..) demektir. Astronotlar kendi gözleriyle Dünya’ya bakacak kadar uzağa giderek Dünya’nın gerçekten yuvarlak olduğunu gördüler. Bazen gözlerimizin yardıma ihtiyacı olur. Geceleyin gök yüzünde parlak bir yıldız gibi görünen “akşam yıldızı”na teleskopla baktığında aslında çok güzel bir küre olduğunu görürüz – Venüs adını verdiğimiz gezegen. Doğrudan gözlemleyerek (ya da duyarak, dokunarak..) öğrendiğin şeye “gözlem” diyoruz.

Bazen kanıt sadece gözlemler değildir, ancak gözlem her zaman kanıtların ardında yatar. Eğer bir cinayet olduysa çoğunlukla (katil ve kurban haricinde hiç kimse) cinayete şahit olmaz. Ancak detektifler belirli bir şüpheliyi işaret bir çok gözlemi birleştirebilirler. Eğer o kişinin parmak izleri cinayetin işlendiği bıçağın üstünde bulunursa, bu o kişinin o bıçağa dokunduğuna kanıttır. Cinayeti onun işlediğini kanıtlamaz, ama bir çok başka kanıtla birleştirildiğinde faydalı olur. Bazen bir detektif bir çok gözlemi düşünür ve farkeder ki tüm kanıtlar ancak belirli bir kişi o cinayeti işlediyse bir bulmacadaki parçalar gibi her şey yerine oturmaktadır.

Bilim insanları – Dünya ve Evren hakkındaki gerçekleri bulma konusunda uzman insanlar – çoğunlukla detektifler gibi çalışırlar. Gerçeğin ne olabileceğine dair bir tahminde bulunurlar (hipotez). Sonra kendi kendilerine şöyle derler: eğer bu gerçek olsa idi, o zaman şunları ve şunları görmemiz gerekirdi. Buna “öngörme” denir. Örneğin, eğer Dünya gerçekten yuvarlaksa, o zaman sürekli aynı yöne giden bir yolcunun bir süre sonra başladığı yere geri gelmesi gereklidir. Bir doktor senin kızamık olduğunu söylediğinde bunu sana ilk bakışta söylemez. İlk bakışı, ona doğru olabilecek bir hipotez sunar. Sonra kendi kendine der ki “eğer gerçekten kızamık geçiriyorsa, o zaman şu, şu semptomları da görmem gerekir.” Sonra öngörülerini sırayla kontrol eder ve bunları gözleriyle (küçük kırmızı benekler var mı?) elleriyle (ateşi yüksek mi?) ve kulaklarıyla (nefesi hırıltılı mı?) gözlemler. Çoğunlukla bu semptopmların uyduğunu gördükten sonra “bu çocuğun kızamık geçirdiği kanaatine vardım” der. Bazen de doktorların gözleri, kulakları ve ellerine yardımcı olacak kan testi ya da Röntgen filmi gibi yadımcı araçlara ihtiyacı olur.

Bilim insanlarının Dünyamızı anlamak için kanıtı kullanma yöntemleri, bi mektuba sığdıramayacağım kadar karmaşık ve zekice. Ancak şimdi bir şeye inanmak için iyi bir sebep olan “kanıt”lardan uzaklaşıp, bir şeye inanmak için kötü sebepler olan “gelenek”, “otorite” ve “vahiy”e karşı uyarmak istiyorum.

Öncelikle gelenek. Birkaç ay önce, 50 kadar çocukla bir sohbet için televizyona çıktım. Bu çocuklar oraya değişik dini görüşlerle yetiştirildikleri için çağırılmışlardı. Bazıları Hrıstiyan olarak, bazıları Yahudi, Müslüman, Hindu, Şikh olarak yetiştirilmişlerdi. Mikrofonu tutan adam çocukları dolaşarak neye inandıklarını soruyordu. Söyledikleri şeyler tam olarak benim “gelenek” sözüyle anlatmak istediğimi açıklıyordu. İnançlarının kanıtlarla hiçbir ilgisi olmadığını gördük. Sadece anne-babalarının ve dede-ninelerinin (inye kanıtlara dayanmayan) inançlarını tekrarladılar. “Biz Hindular şuna inanırız…” ya da “Biz Müslümanlar şuna inanırız…” gibi cümleler kuruyorlardı. Elbette hepsi değişik şeylere inanıyorlardı, ve bu yüzden hepsinin haklı olma ihtimali yoktu. Mikrofonu tutan adam bu durumun normal olduğunu düşünmüş olacak ki, çocukların farklı görüşlerini karşılıklı tartışmalarını önermedi bile. Ancak esas belirtmeye çalıştığım nokta bu değil. Sadece inançların nereden geldiğini göstermeye çalışıyorum. İnançlar gelenekten geliyorlar. Yani inançlar aileden çocuğa, toruna ve sonraki nesillere aktarılıyorlar. Ya da yüz yıllar boyu sonraki nesillere aktarılmış kitaplardan. Geleneksel inançlar genellikle yokluktan başlarlar; belki birileri bunları Thor ya da Zeus hikayeleri gibi uydurur. Ancak birkaç yüzyıl boyunca sonraki nesillere aktarıldıktan sonra, bu hikayelerin eski oluşları onları özel kılıyor. İnsanlar bazı şeylere sadece yüzyıllardır inanıldığı için inanıyorlar.

Gelenekle ilgili sorun, bir hikayenin ne kadar eski olursa olsun, ilk günkü kadar gerçek ya da yalan olmasıdır. Eğer gerçek olmayan bir masal uydurursan, o masalı yüz yıllarca nesilden nesile aktarmak onu gerçek yapmaya yetmeyecektir.

İngiltere’deki bir çok insan Anglikan Kilisesince vaftiz ediliyor, ancak bu Hrıstiyanlık dininin bir çok kolundan sadece birisi. Rus Ortodoksluğu, Roma Katolisizmi, ya da Metodist kiliseleri gibi başka kollar da mevcut. Hepsi farklı şeylere inanıyorlar. Yahudilik ve İslam daha da farklılar, ve kendi içlerinde de farklı görüşlere ayrılıyorlar. En ufak inanç ayrılıkları insanları savaşa sürükleyebiliyor. Yani aslında bu insanların inandıkları şeye inanmak için çok iyi sebepleri – kanıtları – olmasını beklersin. Ancak aslında inançları sadece farklı geleneklerden ibaret.

Belli bir gelenekten bahsedelim. Roma Katolikleri İsa’nın annesi Meryem’in o kadar özel olduğunu düşünüyorlar ki, onun ölmediğini, Cennet’e yükseldiğini söylüyorlar. Diğer Hrıstiyan gelenekleri ise Meryem’in normal bir insan olduğunu ve diğer herkes gibi öldüğünü söylüyorlar. Bu diğer dinler onun hakkında pek bir şey söylemiyorlar ve Roma Katolik Kilisesinin aksine ona “Cennetin Kraliçesi” demiyorlar. Meryem’in vücudunun göğe yükseldiğine dair gelenek o kadar eski bir gelenek de değil. İncil bu konuda hiçbir şey söylemiyor, hatta zavallı kadın tüm kitap boyunca çok az anılıyor. Vücudunun cennete yükseldiği fikri İsa öldükten 600 sene sonra dile getirilen bir şey. Yani önce bu hikaye – tıpkı Pamuk Prenses masalı gibi – uyduruldu, ancak yüzyıllar geçtikçe geleneğe yerleşti ve insanlar bu masalı sırf bu kadar uzun süredir aktarıldığı için ciddiye almaya başladılar. Gelenek eskidikçe, daha çok insan bunu ciddiye almaya başladı. Sonunda Katolik kilisesi bunu resmileştirdi, fakat bu da 1950′de gerçekleşti. Halbuki bu masal, 1950 yılında, 600 yılında olduğundan daha gerçek değildi.

Geleneğe mektubumun sonunda geri geleceğim ve ona farklı bir açıdan bakacağım. Ancak önce bir şeye inanmak için kötü sebeple olan diğer iki konuya değinceğim : otorite ve vahiy.

Bir şeye inanma sebebi olarak otorite; bir şeye, önemli birisi inanmanı söylediği için inanmak demektir. Roma Katolik Kilisesinde Papa en önemli insandır ve insanlar sırf Papa olduğu için söylediği şeylerin doğru olduğunu düşünürler. İslam’ın bir kolunda Ayetullah adı verilen yaşlı ve sakallı adamlar bu önemli insanladır. Bir çok genç müslüman, uzak bir ülkedeki Ayetullah dedi diye cinayet işlemeye hazırdırlar.

1950 senesinde Roma Katolikleri Meryem’in cennete yükseldiğini resmen kabul ettiler dediğimde aslında söylemek istediğim şey, 1950 yılında Papa’nın buna inanmalarını söylediği idi. Bu da yeterliydi. Papa doğru dediğine göre doğru olmalıydı! Papa’nın hayatı boyunca söylediği şeylerin bazıları doğru, bazıları da muhtemelen doğru değildir. Papa’nın söylediklerini, herhangi bir başkasının söylediklerine üstün tutmak için hiçbir geçerli sebep yok. Şimdiki Papa insanlara yaptıkları çocukların sayısını sınırlamamalarını söyledi. Eğer insanlar onun sözünü hiç sorgulamadan dinleselerdi, nüfus patlaması sonucunda dünyada çok kötü açlıklar, hastalıklar ve savaşlar olurdu.

Bilimde de kanıtları görmediğimiz ve bir başkasının sözünü kabul ettiğimiz zamanlar olur. Örneğin ben ışığın saatte 300.000 km hızla yol aldığını kendi gözlerimle görmedim. Bunun yerine ışığın hızının ne olduğunu söyleyen kitaplara inanıyorum. Bu da aslında “otorite” gibi görünüyor, ancak otoriteden çok daha iyi çünkü kitaplarını yazanlar kanıtları gören kişiler ve herkes dilerse bu kanıtlara kendisi bakmakta ve kanıtları istedikleri kadar incelemekte serbest. Bu çok rahatlatıcı. Ancak papazlar bile Meryem’in göğe yükselmesi hikayesine dair kanıtlar olduğunu iddia etmiyorlar.

Bir şeye inanmak için kötü bir sebep olan 3. şey ise vahiydir (tecelli, durugörü). Eğer Papa’ya 1950 yılında Meryem’in göğe yükseldiğini nasıl bildiğini sorsaydık muhtemelen bize “vahiy” aldığını söyleyeckti. Kendini odasına kapattı ve doğru yolun kendisine gösterilmesi için dua etti. Kendi kendine düşündü, düşündü ve kendi kendine daha emin oldu. Dindar insanlar içlerine bir his doğunca, bu şeyin doğru olduğuna dair kanıt olmasa bile gerçek olduğunu çünkü vahiy aldıklarını düşünürler. Vahiy aldıklarını iddia edenler sadece papalar değildir, bir çok dindar insan bunu iddia ediyor. İnandıkları şeylere inanmalarındaki başlıca sebeplerden birisi bu. Peki bu iyi bir sebep mi?

Sana köpeğinin öldüğünü söylediğimi farzet. Çok üzülürdün ve muhtemelen derdin ki “Emin misin? Nereden biliyorsun? Nasıl oldu?” Sana şöyle cevap verdiğimi hayal et : “Aslında Pepe’nin öldüğüne bilmiyorum, ama içimde öldüğüne dair garip bir his var.” Seni korkuttuğum için bana kızardın çünkü “içimdeki garip his”sin köpeğinin öldüğünü ispatlamak için yeterince iyi bir sebep olmadığını bilirdin. Kanıt ihtiyacın var. Hepimiz zaman zaman bir şeyler hissediyoruz ve bazen bu hislerimiz doğru çıkıyor, bazen de çıkmıyor. Fakat değişik insanların değişik hisleri oluyor, kimin hislerinin doğru olduğuna nasıl karar vereceğiz? Bir köpeğin öldüğünden emin olmanın tek yolu onu öldükten sonra görmek, ya da kalbinin durduğunu duymak, ya da bunu somut kanıtları olan birisinden öğrenmektir.

Bazen insanlar derinlerde bir yerlerde bir şeylere inanmamız gerektiğini söylerler, yoksa “karım beni seviyor” gibi şeylere güvenimiz olmazlar.

Ancak bu kötü bir argüman. Birinin seni sevdiğine dair sürüyle kanıt olabilir. Seni seven birisiyle geçirdiğin bir günde bir çok küçük kanıt görürsün ve duyarsın ve bunlar birikip bir sonuca ulaşmana yardım ederler. Bu papazların “vahiy” dediği şeyden farklı bir histir. Bu hisleri destekleyen dış etkiler vardır; gözlerdeki bakışlar, sesindeki şefkat, küçük iyilikler ve nezaketler ve bunların hepsi somut kanıttır.

Bazen insanlar hiçbir kanıtları olmadan birisinin onları sevdiğini hissederler. Çoğunlukla da tamamen yanılıyorlardır. Ünlü bir film yıldızının onlara aşık olduğuna ikna olmuş insanlar vardır, ancak gerçekte o film yıldızıyla tanışmamışlardır bile. Bu gibi insanların psikolojik sorunları vardır. İçsel hisler somut kanıtlarla desteklenmelidir, yoksa güvenilecek bir şey değildirler.

İçsel hisler bilimde de değerlidir, ancak sadece kanıtlar arayarak sınayabileceğimiz fikirler verdikleri için. Bir bilim adamı belli bir konuda bir önseziye sahip olabilirler. Kendi başına bu önsezi bir şeye inanmak için yeterince iyi bir sebep değildir. Ancak deneylere zaman harcamak için ya da kanıtlara farklı bir açıdan bakmak için yeterli bir sebep olabilir. Bilim insanları fikirlerini geliştirmek için hislerine her zaman kulak verirler. Ancak hisler kanıtlarla desteklenmiyorsa değersizdirler.

Gelenek konusuna, farklı bir açıdan bakmak için, tekrar değineceğimi söylemiştim. Geleneğin bizim için niye çok önemli olduğundan bahsetmek istiyorum. Tüm hayvan (Evrim dediğimiz süreçle) kendi türlerinin yaşadığı yerlerde hayatta kalabilecek şekilde gelişmişlerdir. Aslanlar Afrika bozkırlarında hayatta kalabilecek kadar güçlüdürler. Kerevitler tatlı sularda yaşayacak şekilde evrimleşmişken ıstakozlar tuzlu sularda yaşarlar. İnsanlar da bir tür hayvandır ve bizler de başka insanlarla dolu bir denizde yaşayabilecek şekilde evrimleştik. Bir çoğumuz aslanlar ya da ıstakozlar gibi kendi yemeğimiz için avlanmıyoruz, yemeğimizi, kendileri de başka insanlardan satın almış, insanlardan satın alıyoruz. Bizler bir “insan denizi”nde yüzüyoruz. Nasıl bir balık suda yaşayabilmek için solungaçlarına ihtiyaç duyuyorsa, biz de diğer insanlarla anlaşabilmek için beynimize ihtiyaç duyuyoruz. Nasıl deniz tuzlu suyla doluysa, insan denizi de öğrenmesi zor şeylerle dolu. Örneğin lisan gibi.

Sen İngilizce konuşuyorsun ama arkadaşın Almanca. Her ikiniz de kendi farklı “insan denizi”nizde rahat yüzebilmenize olanak tanıyan dili konuşuyorsunuz. Lisan gelenekle aktarılır. Başka bir yolu yok. İngiltere’de Pepe “Dog” iken Almanya da ona “ein Hund” diyorlar. Bu sözcüklerin hiç birisi yanlış ya da diğerinden daha doğru değil. İkisi de sadece aktarılmış sözcükler. Kendi insan denizlerinde yüzebilmek için çocukların kendi ülkelerinin dilini ve bir çok başka şeyi öğrenmeleri gerekmekte. Bu da büyük miktarda geleneksel bilgiyi öğrenmelerini gerektiriyor. (Geleneksel bilginin sadece nesilden nesile aktarılan bilgi olduğunu unutma.) Çocuğun beyninin geleneksel bilgi için bir vakum olması gerekiyor. Ve çocuktan iyi geleneksel bilgi ile (lisandaki kelimeler gibi) kötü veya saçma geleneksel bilgi (cadılar, şeytanlar gibi) arasındaki farkı ayırması beklenemez.

Bu çok üzücü ancak engellenemez bir şey çünkü çocuk her türlü geleneksel bilgiye aç olacağından yetişkinlerin kendilerine söyledikleri her şeye doğru ya da yanlış, gerçek ya da yalan olmasını önemsemeden inanacaktır. Yetişkinlerin çocuklarına söyledikleri bir çok şey doğru, kanıtlara dayalı veya en azından makul şeylerdir. Ancak bazıları yanlış, saçma hatta kötü niyetliyse, çocuğun buna da inanmasını engelleyecek hiçbir şey yok. Peki, çocuk büyüdüğü zaman ne yapacak? Elbette kendi bildiği şeyleri bir sonraki nesile anlatacak. Yani bir şeye dair güçlü bir inanç varsa – o şey tamamen yanlış ve inanılması için hiçbir sebep olmasa bile – o şey sonsuza kadar sonraki nesillere aktarılabilir.

Peki Dinlerde de durum bu mudur? Bir Tanrı ya da Tanrıların var olduğu, Cennet’in var olduğu, Meryem’in hiç ölmediği, İsa’nın babasının insan olmadığı, duaların kabul edildiği, şarabın kana dönüştüğü – bu inançları bir tanesi bile kanıtlara dayanmıyor. Yine de bunlara milyonlarca insan inanıyor. Belki de bunun sebebi, her şeye inanacak kadar küçük yaştayken bu şeylere inanmaları söylendiği içindir.

Milyonlarca insan çok farklı şeylere inanıyor çünkü çocukken yetişkinlerden farklı şeyler duydular. Müslüman çocuklar Hrıstiyan çocuklardan farklı şeyler duydular, ve her iki grup da kendilerinin haklı, diğerlerinin haksız olduğuna ikna olmuş bir şekilde büyüdüler. Hrıstiyanlar kendi içlerinde bile; Roma katolikleri Anglikanlardan ya da Episkopalyenlerden, Shaker’lardan ya da Quaker’lardan, Mormonlar ya da Holly Roller’lardan farklı şeylere inanıyorlar ve kendilerinin haklı, geri kalan herkesin tamamen haksız olduğuna ikna olmuş durumdalar. Halbuki farklı şeylere inanmalarının sebebi senin İngilizce, arkadaşının da Almanca konuşmasıyla tamamen aynı sebepten dolayı.

Her iki dil de, kendi ülkesinde doğru dil. Ancak değişik dinlerin kendi ülkelerinde doğru olup başka yerlerde yanlış olma ihtimali yok çünkü farklı dinler birbiriyle zıt şeylerin doğru olduğunu iddia ediyorlar. Meryem Katolik İrlanda’da canlı ama Protestan Kuzey İrlanda’da ölü olamaz.

Peki bu konuda ne yapabiliriz? Senin bu konuda bir şey yapman çok kolay değil çünkü sadece 10 yaşındasın. Ancak şunu deneyebilirsin; Bir daha birisi sana önemli görünen bir şey söylediği zaman, kendi kendine şöyle düşün: “Bu, insanların kanıtlar sayesinde öğrendiği bir şey mi, yoksa gelenek, otorite veya vahiy yoluyla öğrendikleri bir şey mi?”. Ve bir daha birisi sana bir şeyin “gerçek” olduğunu söylediği zaman onlara şöyle de :”Bunu destekleyen ne tür kanıtlarınız var?”. Sana iyi bir cevap veremezlerse, umuyorum ki söyledikleri şeye inanmadan önce çok dikkatlice düşünürsün.

Sevgiler

Baban

Richard Dawkins “Bir Şeytan'ın Papazı” kitabından …

20 Haziran 2011 Pazartesi

Amy Winehouse


Güzel sesli çirkin kadın ...
Belgrad konserinde yaşananlardan sonra İstanbul ve Atina konserlerini iptal etmek durumunda kalmış . Sahneye alkollü çıkıp sahnede kaldığı süre boyunca da şarkıları bölük pörçük söylemiş . Eee doğal olarak o kadar para verip onu izlemeye giden insanlar da tepkilerini yuhalayarak göstermişler ..
Belgrad konserinden görüntüler :





Herşeye rağmen sevdiğim bir şarkısını da ekliyim o zaman ..



19 Haziran 2011 Pazar

Susmak Üstüne


Susarız…
Konuşulan konuyu boş, basit ve anlamsız buluyoruzdur, konuşmayı da gereksiz ve anlamsız buluruz…

Susarız…
Konuşulanlar öyle abes ve mantık dışıdır ki sadece hayretle dinler ve sessiz bir tepkiyle belli ederiz duruşumuzu…

Susarız…
Sessiz bir onaydır susuşumuz…Biraz utangaçlık belki ama içten bir katılıştır söylenenlere…

Susarız…
Sessiz bir bekleyiş olur susmak…Ya kendimizin yada karşımızdakinin ortak değerleri yeniden gözden geçirmesine tanınmış bir fırsattır sessizliğimiz…Yada birinin bizi fark etmesi, doğru algılayabilmesi için tanınmış bir süre… Susan için endişe ve olasılık hesapları arasındaki gelgitlerle biraz da huzursuz bir bekleyiştir susmak…

Susarız…
Dile getirilmeyen bir öfkedir bazen suskunluğumuz… Öylesine yaralanmışızdır ki yaralamak isteriz, yüreğini acıtmak ve kanatmak…Ve biliriz ki hiçbir söz acıtamaz, yaralayamaz ve kanatamaz kimseyi bir suskunluk kadar…Ve susmak en acımasız, öldürücü silahtır bazen…

Susarız…
Hassas ve kırılgan bir tepkidir…Küçücük bir hatırlatmadır belki…Fark edilmesi ve onarılması incelik ister…Ya yeniden bir kazanıştır yada aleyhte bir delil olarak kalır karşımızdaki için…

Susarız…
Bir ilişkide negatiflerin gözümüze batmaya başladığı, karşımızdakine ait aleyhte deliller dosyasının kabarmaya başladığı ve hatta dosyayı masanızdan kaldırmaya gerek duymaz olduğunuz bir noktadasınızdır…Bir duruş, bir soluklanmadır susmak…Ortak geçmişin değerlendirilmesi ve geleceğin muhasebesidir…Durup yeniden, şimdi bulunduğunuz noktadan bir daha bakmak istersiniz yaşananlara ve eldekilerle geleceğe gitmenin ne kadar mümkün olduğuna…Bir içe kaçış ve söylenemeyenlerin biriktirilmeye başladığı yerdir susmak…

Susarız…
Ayağımız yerden kesilmiş, bulutların üstündeyizdir ve çiçek çiçek bahardır yüreğimiz…Sevdiğimizle yan yana ve can canayızdır…Öyle bir ruhsal bütünleşmedir ki hiçbir söz tanımlamaya yeterli gelmez hissedilenleri ve susarız…Sadece yüreklerin ve gözlerin konuştuğu yerdir suskunluğumuz…

Susarız…
İletişimin tıkandığı yerdeyizdir , hiçbir iletinin bize yeterli gelmediği ve hiçbir iletimizin doğru algılanmadığı…Yanlışlıklar, yanılgılar ve kim bilir belki de gerçeklerdir bir fırtınaya tutulmuşçasına savrulup duran…Sözler yerini sessizliğe bırakmaya başlar ve siyah, tek nokta konur cümlelerin sonuna…Zamanla cümlelerimizin sonuna konan o tek ve siyah nokta büyüyerek bir kara deliğe dönüşmeye başlar…Güven ve sevginin içten içe çürümeye başladığı yerdir ve gitmek zamanının ertelenmiş halidir susmak…

Susarız…
Kabul edilmiş bir hata yada suçtur susuşumuz ve söylenecek her söz kaybetme riskidir…Korku eşlik eder suskunluğumuza…

Susarız…
Bir gidişi kabullenmektir susmak, yerinde ve zamanında olduğunun ayırdımında olduğumuz bir gidişin…

Susarız…
Hayata karşı bir susuştur bu kez yaşanan…Bizi can evimizden vuran bir kayıp, yaşanan büyük bir acı, ölesiye bir çaresizliktir yaşadığımız…Söylenecek hiçbir sözümüzün adrese teslim olmayacağından emin olduğumuz, bütün sözcüklerin anlamını yitirdiği bir yerdeyizdir…Hayatın bize bir şey katamadığı ve bizim de hayata bir şey katmak için anlamımızı kaybettiğimiz bir yer…Belki de boş gözlerle, algılamadan bir seyirdir hayat o noktada ve belki de amacı ve beklentisi olmayan, bir mesaj kaygısı taşımayan ve hedefi olmayan tek susuştur yaşadığımız…

Susmak; eylemsiz ve durağan bir edim gibi görünse de her susku bir şey anlatır yine de ve her suskunun bir nedeni vardır ve her susku içinde pek çok sesi hapseden sessiz bir eylemdir…

Esin ARDIÇ

5 Haziran 2011 Pazar

İmamın Kahvesi

Kapısında “İMAMIN KAHVESİ” yazmıyordu ama mahalle halkı öyle adlandırıyordu o kahveyi.

- Arkadaşlar, seçim sabahı saat altıdan itibaren burada toplanacağız!

dedi kahveci, çoğunluğunu gençlerin oluşturduğu kalabalığa. Kalabalıktan soru soran olmadı, yanıt veren olmadı.

- Ben altıda gelemem!

diyen olmadı. Kahveci sürdürdü konuşmasını:

- Sandığa ilk giden arkadaşımız, oy pusulasını cebine koyup sandığa boş zarf atacak. Hızla oy pusulasını buraya getirecek, ben gereken yere mühürü basacağım. Bizde mühür var!

Geçen seçimde yanlış yere basan oldu, pusulayı yanlış katladığı için oyu geçersiz sayılan oldu, çok fire verdik. Mühürlenmiş oy pusulasını cebine koyan ikinci arkadaşımız sandığa gidip onu zarfa koyacak, ona verilen boş oy pusulasını kahveye getirecek. Ben basacağım mühürü, üçüncü arkadaşımız gidip onu sandığa atacak, buraya boş oy pusulası getirecek.

Böylece her sandıkta sadece bir tek oy firemiz olacak. Üstelik biz de hepinizin doğru oy kullandığından emin olacağız.

Herkes bunun mükafatını görecek.

Kalabalıktan itiraz eden olmadı.

- Seçim günü çay ve simit kahvemizin ikramıdır. Ücret ödenmemesi rica olunur. Hayırlı seçimler!

diye tamamladı sözlerini mühür sahibi kahveci. Kalabalık sessizce dağıldı. Hepsinin seçim sabahı orada olacağından emindi kahveci.

Olayda her şey yasal gibi görünüyor. Yasal olmayan kahvecide mühür bulunması! Bu durumda böyle bir şeyin önünün alınması olası değil!

Sanmayın ki varsayımlar üretiyorum. Anlattığım hikaye geçen seçimde Başkent’in bir mahallesinden, o kahvede gerçekleşmiş bir olay! O kahve yerli yerinde duruyor, kahvecinin de elbette mühürü var.

İMAMIN KAHVESİ’ni ülke çapında bir zincir olarak düşünürseniz olay ürkütücü! Kabus!

Seçmen sayısından çok daha fazla oy pusulası basılması da mide bulandırıcı. Bir oy pusulası yırtılırsa diye, yedek mi yani fazla basılan? Kazaen yırtılsa yırtılsa kaç tane yırtılır? Üstelik yüzde 100 katılım görülmüş değil. Kahvecideki mühürden başkalarında da olduğunu düşünün. Bunların kimilerinde “yedek” oy pusulaları da olduğunu düşünün. Ürkütücü! Kabus!

İstanbul’un Şirinevler semtinde oturan Orhan Bey, oğlunun nikah işlemleri için ikametgah belgesi almak üzere nüfus müdürlüğüne başvurduğunda adresinin değiştiğini, kendi evinde 7 kişiden oluşan Çöl-han Ailesi’nin ikamet ettiğini öğrendi.

- Manyak mısınız siz nüfusun müdürü bey? demek istediyse de diyemedi. Nüfusun müdürüne öyle şeyler söylenemez, müdürün söyledikleri usa sığmaz bile olsa!

- Müdür bey 3 gün önce kızım ehliyet için buradan ikametgah belgesi aldı. Devrisi gün babamın ölüm beyanı için geldiğimde böyle bir sorun olmadı. Dün mü taşındılar bizim eve 7 kişiden oluşan Çölhan Ailesi, bizden gizli, biz orada oturmayı sürdürürken? Üstelik bizim eve 7 kişi sığmaz!

- Valla burada öyle görünüyor… Orhan Bey savcılığa başvurdu. Savcılık

Emniyet’in Orhan Bey hakkında bilgi toplamasını istedi. Orhan Bey’in gerçekte olmayan bir adreste, 5/1 diye olmayan bir kapı numarasında ikamet ettiği ortaya çıktı! Orhan Bey evinin tapusuyla harita müdürlüğünde yer tespiti yaptırdı.

Ancak bu da adamın kendi evinde oturduğunu ve adresini kanıtlamasma yetmedi. Bu seçimde Orhan Bey ve ailesi oy kullanamazken, 7 kişilik Çölhan Ailesi hem Şirinevler’de hem de gerçek adreslerinde 14 oy kullanacak!

Sanmayın ki varsayımlar üretiyorum. Anlattığım hikaye Mayıs ayı başında Şirinevler’de yaşanmış bir olay!

Şirinevler’deki alicengiz oyununu ülke çapında bir zincir olarak düşünürseniz olay ürkütücü! Kabus!

Yarın sabah erkenden nüfus müdürlüğüne gidip benim evde kaç AKP’linin ikamet ettiğini öğreneceğim.

En azından evdaşlarrn sayışını bilelim. Bir de acaba ben evimde mi oturuyorum? Ben ben miyim? Ben kimim? Benim evde ortalıkta görünmeden oturan sanal arkadaşlar kim?

Böyle bir sarmalın içinde yuvarlanıyoruz seçime.

Bu ve beşbenzemezi dümenler AKP’yi gene iktidara taşıyabilir, belki daha az milletvekili ile.

Gene geçen dönemki gibi bir TBMM ile karşı karşıya kalabiliriz.

Sessiz bir Meclis!

“El kaldırılacak” komutu üstüne topluca el kaldıranlar…

Kamer Genç olmasa izlemeye değmez tatsız tuzsuz oturumlar, boş konuşmalar kapandı geçtiğimiz dönem.

Kamer Genç, Meclis’in çok önemli bir rengi. Zaman zaman tek başına muhalefet yapmış bir milletvekili.

Sessiz ve renksiz Meclis’e, bağımsız sesler, bağımsız renkler gerek. Karanlık Meclis’e aydınlık gerek.

Atatürk’e dil uzatana; Höt! diyecek bir ses gerek Meclis’te bir genel başkana sormadan oy kullanabilecek milletvekilleri gerek.

Doğu Perinçek’in, Çetin Doğan’ın, Tuncay Özkan’ın yer alması TBMM’ye seviye getirecektir.

Ne kadar çok bağımsız milletvekilii olursa o denli bağımsız olur Meclis.

İşin lamı cimi, yok! Kabustu gerçek oldu!

Kabustu son bulsun!


Ferhan Şensoy - 27 Mayıs 2011

13 Mayıs 2011 Cuma

Sevince




Normal bir insan ne ister ? 
Kedisi olsun , köpeği olsun ..
Ama ben ne istiyorum ??  
"Aslan"ım "Kaplan"ım  "Orangutan"ım olsun 





Şu bebe benim olsa ben onu hiç yürütmem ki hep kucağımda dolaştırır ,  oy oy oy diye severim .. 





25 Nisan 2011 Pazartesi

ONCE


İrlandalı grup The Frames’in solisti Glen Hansard’ın ve Makéta Irglova ‘ nın başrollerinde oynadığı  müzikal,  2006 yapımı film.




Sevgilisi tarafından yakın bir zamanda terk edilmiş Glenciğim (terk edilemeyecek insan modeli )  elektrik süpürgesi tamircisi babasının yanında part –time olarak çalışmaktadır. Hayali müzik yapmak ve albüm çıkartmak olan genç adam , günün birinde;  Dubline  kendine yeni bir hayat kurmak için gelen genç kadınla tanışır.
Genç kadın temizlik yaparak geçimini sağlarken bir yandan da en çok istediği şey olan piyanoyu satın almak için çalışır.

Filmde en sevdiğim ANlardan biri ..


    -      How often do you find the right person
    -      Once


2008 yılında Oscar’da" en iyi orijinal şarkı ödülü"nü de almış olan Once filminin soundtrack albümü mutlaka edinilmeli .

Hele şu şarkı yok mu ahh ahh :/

20 Nisan 2011 Çarşamba

Masal Vol II




“Dokunan yanar”ın bir başka versiyonu ; “klibi yayınlatan kuruluş” yanar ..

Biliyorum şu klip hiçbir televizyon kanalında dönmeyecek .Sadece internet ortamında yayılacak  ama bu koskocaman taşın altına el sokmak o kadar kolay değildir , yürek ister .. İşte sırf bu yüzden şu grubu daha çok seviyor ve her yerde de desteklemeye çalışıyorum .


REDD – MASAL
***Bu masal “uyutan” değil “uyandıran” cinsinden ;)



video

17 Nisan 2011 Pazar

Ne Dersin Azizim


Şu sıralar hazır gündemdeki konusu sıcakken ben de bir iki laf edeyim hatta oyun önereyim dedim .

Biz tiyatro ile sinemayı birbirinden ayırt edemiyoruz .

Ellerinde yiyecekler ve içeceklerle oyuna  girmeye çalışan tipler gördüm tiyatro salonlarında !!!

Sinema ortamı ile tiyatro ortamı aynı değildir.. Yapılan iş “Saygı” gerektirir. Aslında bir düşünsen o kadar oyuncu sadece senin için o salona gelmiş ve yine sadece senin için o oyunu oynuyor . Bir daha da tekrarı  ve hatta sahnede yapılan hatanın geri dönüşü yok..”Olmadı biz bir daha oynayalım”ı hiç yok ..

Ağzında sakız , elinde kola patlamış mısır olmuyor canım, eğer “olmaz ben bunlarsız yapamam” dersen defol git bebeğim

Hatta BABANI DA AL GİT ( çok sevdim be ben bunu )


2009dan beri sürekli takip ettiğim oyunlardan biridir “Ne Dersin Azizim”
İzlemekten sıkılmadım, benim haricimde  15-20 kişiyi o oyunu izlemeleri için ikna etmişimdir.
Ne Dersin Azizim ; Yücel Erten tarafından sahneye konulmuş Aziz Nesin öykülerinden derlenmiş bir Devlet Tiyatrosu oyunudur .
Oyuncu kadrosundaki isimler : Burak Şentürk , Ali İpin , Hülya Çelik , Mahmut Gökgöz , Atsız Karaduman , Ozan Uçar , Aylin Uzunlar , Hakan Vanlı
Piyano : Ayça Daştan , Alper Rumelioğlu


Aziz Nesin öykülerini  hepimiz az çok biliyoruz . Ama bu öyküler öyle Aziz Nesin haliyle bırakılmamış günümüz Türkiye’sine öyle güzel uyarlanmış ki arka fonda CUK sesleri eksik olmuyor .
Hatta şöyle bir video var .. ( en sevdiğim sahne 3.dakikada başlıyor "padişahım çok yaşa" )
video

Videoda sorun var ise burdan bir izleyin derim
                                       
İstanbul’da yaşayıp ta bu nimetlerden faydalanmayanlar, üşenenler bi kalkıp oyunu izleyin .
Bilet fiyatları havalarda uçmuyor .  Tam 6 TL , Öğrenci 4 TL
Biletler gişelerden de temin edilebileceği gibi( genellikle gişede bilet bulmak çok zor ) net üzerinden de bilet alınabiliyor … O da şöyle ki :
İstanbul Avrupa Yakası   http://www.mybilet.com/dtgm.php?eventcity=1

14 Nisan 2011 Perşembe

Masal

Bir varmış bir yokmuş, güneşten daha uzak ,
Kaf Dağı'nın ardında bir ülke varmış,
Bu ülkede kitaplardan korkulur,
Yazılması ve okunması yasaklanırmış,
Bu ülkede farklı olan sevilmez,
Düşünen ve eleştirenler tecrit edilirmiş,
Hak ve özgürlükler hiçe sayılır,
İnsanlara giymeleri için tek tip kostümler dikilirmiş ,

Gün gelmiş gökyüzünü giderek büyüyen kara bulutlar kaplamış.
Umutları bulutlarla gölgelenen insanlar,
Susmaya ve dayatılan yeni rollerini kabul etmeye zorlanmış.

Belki de rolümü boşvermeliyim ..


Sabırsızlıkla bekliyorum şu klibi ..
REDD - Masal

9 Nisan 2011 Cumartesi

JJJ


Asıl adı Jäje Johanson olan ama telaffuz konusunda sıkıntı yaşayacağını düşündüğünden yıllar önce Londra’da kendisini Jay Jay Johanson olarak tanıtan çirkinlerin en güzeli olan nadide kişilerdendir kendisi .
Pek bi severim.. Dinlerken ister istemez bunalıma sürükleyen melodiler sözler .. Hepsi Jay Jay’de .
Sevdiklerimden biri de “Far Away”dir ki her dinleyişte bir iç çekiş yaşatır bana   
Yani şöyle ki :

Yakın zamanda Türkiyede konser verecekmiş ama İstanbul olmadığından pek bi hasetimden çatlıyorum .
Tarihler ise :
21 Nisan 2011 Ankara
22 Nisan 2011 Eskişehir
23 Nisan 2011 İzmir
Eee hani nerde İstanbul ???
Başka bir  bahara mı kaldık yine ..
Ama yazın gelme sonbaharda gel sen İstanbul’a
Çünkü İstanbul sonbaharda güzel bana ..

Son olarak Jay Jaycim sen hep depresyonda kal ki beni de darma duman edebilesin .

Herkes Gider mi ?




-Hala yalnız mısın?
-Sadece özgür..
-Peki mutsuz?

-Sadece alışmış..
-Peki ya aşık?

-Sadece eksik..

Peki ya sen.. Hala bekliyor musun?
-Beklemek şimdi hiç duymayan birine dünyanın en güzel şarkısını söylemek kadar anlamsız..

-Peki ya umut?
-Umut şimdi hiç görmeyen birine gökkuşağını anlatmak kadar zor ve imkansız.


( Cem Adrian - Herkes Gider mi ? )

8 Nisan 2011 Cuma

Angel-A



Angel-A

Mutlaka izlemelisin , izlemelisin ki kendini görmelisin diyerek merak uyandırtılmış bir filmdir Angel-A
Upuzun bacaklı , sarışın afet  Rie Rasmussen ( Angel-A )  ve Jamel Debbouze ( André) nin oynadığı film Paris'te geçiyor . 
Bomboş sokaklarında Fransa ,  ne kadar da güzelmiş diye düşünmeye sevk etmedi değil .
Şehrin yarısına borç takmış olan André günün birinde uzun bacaklı melek Angel-A ile karşılaşır.. Hikayeleri işte tam burada başlar .
En sevdiğim sahnelerden biri de ayna sahnesidir , yani tam olarak bu ..
Allah belanı versin André .. Seviyorum seni

Kısacası izlediğim en güzel siyah beyaz filmlerden birisidir Angel-A .
İzle..  izlet ..

4 Nisan 2011 Pazartesi

Womanizer

Hafif garip bir tip ama olsun biz onu öyle kabullendik ..
Sliimy - Womanizer * Britney Spears Cover )

Umbrella


Rihanna abladan daha başarılı bence ..
( Vanillia Sky - Umbrella * Rihanna Cover )

3 Nisan 2011 Pazar

MVÖ




Tanıdığım güne ettiğim lanetler , sayıp sövmelerim ..
Sen hiç sevmemiştin dimi pardon geri alıyorum .. 


BİR DEĞİL İKİ


Herşeyi biliyor bu herif,
Bilmediği şey yok.
Dinden imandan tut,
Yalancı dolmanın yapılışına dek.
Bilmekle de kalmadı,
Eşşek yerine koyup milleti,
Öğretti herşeyi.
Örneğin nasıl abdest edilir,
Gusül abdesti almak için
Ne halt edilir.
Bir kendisi var herşeyi bilen,
Başka bilen yok sanıyor.
Herkes kendini bir bok sanır.
Ama bu herif,
Kendini iki bok sanıyor.

A. Nesin 

Love Hurts

Love hurts
But sometimes it's a good hurt
And it feels like I'm alive ..

Sadece özlemişim ..

1 Nisan 2011 Cuma

Ahh

Sevdiğim Aylin Aslım şarkılarından..  Erdem Yener ile düette güzel olmuş canım ;)

28 Mart 2011 Pazartesi

Sen ne güzel filmsin ..


-How often do you find the right person? 
- Once 
( Once filminden )

Yeşilçam Ödülleri Sevilay Demirci 'nin konuşması ..


BOŞVER BE YAŞI BAŞI

Gönlün ne kadar şık sen ondan haber ver!
Şöyle atıp koyu grileri-siyahları sabahtan,
sarı bir kaşkol atabiliyor musun boynuna, ondan haber ver!
Koyma bir kenara yüreğini, aç kapılarını,
gelene geçene yol verme girsin diye içeri ama
gömme başını toprağa bir çift güzel göz uğruna.
Bilirim yine yeşerecek bir çiçek bulursun bir dalda,
ama aklını kaybedecek bir aşk varsa avuçlarında,
bırak aksın yollarına.
Yağ geç, yık geç, kimse inanmazsa inanmasın.
Sen inan yüreğine,
hem ona geçmezse kime geçer sözün?
Büyü, büyü..
Bak ellerin, ayakların kocaman,
aklın da maaşallah yerinde,
e ne diye tutarsın yüreğini uçmasın diye.
Akıllı ol, yüreğin gelir peşinden,
boşver yaşı başı,
aşk var mı aşk, sen ondan haber ver!
Takılmışsın yüzündeki, gözündeki çizgilere.
O çizgilerin yüreğine neler kazıdığını düşün,
atmak mı istiyorsun kendini bir dereye soğuk bir kış günü,
öl gitsin..
Parayı pulu savurup,
bir balıkçı köyünde balık tutmak mıdır isteğin,
savrul gitsin..
Boş ver be yaşı başı,
kim tutar seni kim,
kendi yüreğinden başka kim?
Aklını al da öyle git,
ister bir duvara, ister bir odaya, ister kıra bayıra vur da git.
Dert etme ellerini, onlar da gelir seninle bırakmadıkça birine.
O biri de gelir gerçekten istediğin oysa,
seveceksen ve öleceksen uğruna..
Yaşa be, yaşa da öyle git, gireceksen toprağa..

Yaş 70'e gelse bile, hayat daha bitmemiş,
sen mi biteceksin?
Çekeceksen bile bayrağı,
yaşadım ulan dibine kadar diyemiycek misin?


Can Yücel